Legal Kürt Siyasetinin İki ‘Yemini’ (1991-2015) Arasında Bir Kürt Kadın; Leyla Zana
Rojda Yıldız

leyla-zana
Giriş
Türkiye’de Kürt meselesinin neredeyse son yarım yüzyılının birçok noktasında muhatap ve aktör olan Leyla Zana, 1990’lardan bu yana Kürdistan ve Türkiye siyasetinin en önemli isimlerinden biri olmuştur.

Politik hayatı “yemin krizi” olarak siyasi literatüre geçen meclis kürsüsündeki Kürtçe bir cümlesi ile başlamasa da bu Kürtçe cümle Zana’nın Kürdistan ve Türkiye siyasetinde bir fenomen haline gelmesinin miladı olarak kabul edilebilir. Hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) ilk Kürt kadın parlamenter olarak görev alması hem de “yemin krizi” olarak hafızalarda yer edinen, TBMM’de milletvekilliğinin kabul şartlarından olan Anayasa’nın 81. maddesinin sonuna eklediği Kürtçe bir cümleden[1] ötürü linç girişimlerine ve tutukluluğa maruz kalması onu son çeyrek asrın en önemli kadın Kürt siyasetçilerden biri haline getirmiştir. Öyle ki Zana, özellikle 1990’lar boyunca Kürt sorununun çehresi ve mücadele aynası olmuştur. Zana’nın Kürt toplumu içerisinde yıllarca rol model olarak alınması[2] ve Kürt-Kürtçe sorununun görünür “kurbanlarından” olması Zana’yı diğer politik figürlerden çok daha “popüler ve etkili” kılmıştır.

Bu makalede, Zana’nın bir kadın ve Kürt olarak Türkiye siyaseti içerisindeki yeri, Kürdistan coğrafyasındaki politik ve toplumsal etkisi, bireysel ve politik yaşam hikayesi aktarılmaya çalışılacaktır.

Dağlı’dan[3] Zana’ya Leyla

Leyla Dağlı, 1961 yılında Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde Bahçeköy Köyü’ne bağlı bir mezrada doğdu. Henüz 14 yaşında bir çocuk iken kendisinden 20 yaş büyük teyzesinin oğlu ile evlendirildiğinde birçok Kürt kız çocuğunun paylaştığı “kaderi” yaşayacağından pek de şüphe yoktu. Doğduğu yer olan Silvan, Partiya Karkerên Kurdistanê/Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’den önce de sol hareketlerin aktif olduğu bir yerdir. Kadınların da ticari hayatta rol aldığı Silvan’ın, Dağlı üzerinde bir etkisi olduğu söylenebilir. Arzu Yılmaz’ın Leyla Zana konulu yüksek lisans tezindeki mülakat partnerlerinden birinin Zana-Silvan ilişkisi için söyledikleri bunu daha da belirginleştiriyor:[4]

A.Y: Örneğin Zana için cahildir, okuma yazma bilmez ya da kocasının hapishane sürecinde gide gele siyasallaşmıştır gibi şeyler söylenir (….) Bu kısmen doğrudur. Yalnız böyle bakmanın eksik bir tarafı var. Çünkü örneğin Silvan PKK’den önce de DDKD ve TİP gibi örgütlerin aktif olduğu son derece politik bir yerleşim yeridir ve Silvanlı kadınlar çok aktiftir. Belki etkin ya da temsili noktalarda erkekler varlar ama kadınlar ailenin erkeklerinden etkileniyorlar. Bu ilçenin bir politik kültürü var ve enformel ağların kadınları bilinçlendirdiği bir ortamdan Zana çıkmış (Yılmaz, 2006: 12).

Dağlı’nın doğduğu coğrafya, ailesinin “sıradan köylü” bir aile olması ve Kürt toplumunun sosyolojik tabanı ile aynı dili konuşması, başka bir ifade ile tabandan gelmesi, ilerleyen zamanlarda politik alanda kendini kabullendirmesi açısından da bir etken olmuştur. Eğitim hayatında da coğrafya ile aynı kaderi paylaşan Dağlı, Yılmaz’a tez çalışması için verdiği özel arşivinde yer alan güncesinde o dönemi şöyle anlatır;

…Türkçeyi öğrenmeliyim diye köyümüzde okul olmadığı için komşu köydeki okula yazıldım. Sanırım ilk günlerdi. Tahtaya patates soğan gibi ürünlerin yer aldığı bir tabela asılmıştı. Öğretmen; ‘Bu nedir?’ diye soruyor ve biz de yüksek sesle ve hep birlikte tekrarlıyorduk. Derste bir ara öğretmen ‘Çocuklar şimdi kim eve gidip patates getirebilir?’ diye sorunca, ben el kaldırdım. Ve koşarak kaldığım eve gidip soğan getirdim. Yarım yamalak Türkçe’mle ‘Buyurun öğretmenim patates’ deyince, öğretmen dahil herkes kahkahalarla gülmeye başlamıştı. O gün ezilmiş, mahcup olmuştum. Günlerce okula gitmedim. Sonra öğretmen ve arkadaşlarım gönlümü almaya çalışıp bir müddet daha okula gitmemi sağladılarsa da, okula devam edemedim ve bir daha da gitmedim. (Zana’nın günlüğünden akt. Yılmaz, 2006)

Dağlı’yı Zana yapan aslında ne eşi Mehdi Zana’[5]dan aldığı soyadı, ne de uluslararası arenada gördüğü ilgidir. Kürtçe’de “bilen, bilgili kişi” anlamına gelen Zana isminin Leyla ile bütünleşmesi, 1991’de yıllar önce patates-soğan ikilemini ona yaşatan ve birçok Kürt gencinin yaşadığı bu kolonyal sürecin üzerindeki tesirinin ona mecliste sekiz kelimelik cümleyi söyletmesi ile doğrudan ilgilidir. O artık Leyla Zana’dır ama yukarıda da değinildiği gibi Mehdi Zana’nın eşi olarak değil, aksine soyadıyla müsemma bilinci ve meydan okumasıyla artık Leyla Zana’dır.

Leyla Zana’nın aktif politik yaşamı, 1980’ler ve 1990’larda birçok Kürt kadının yaşadığına paralel olarak[6] eşi Mehdi Zana’nın tutuklanması vesilesiyle başlamıştır denilebilir. Mehdi Zana, 1980 askeri darbesi ile tutukladığında Leyla Zana 19 yaşında, bir çocuk annesi ve diğer çocuğuna da hamile bir kadındı. Yıllar sonra politik yaşamının önemli bir bölümünü geçireceği adliye koridorları ve cezaevleri Leyla Zana’nın yaşamına eş ‘kontenjanından’ dâhil olmuştu. Fakat Zana’nın 1980 sonrası sürecini değerlendirirken sadece Mehdi Zana’nın tutukluluğu üzerinden onu ele almak doğru olmayacaktır. Şüphesiz Mehdi Zana’nın tutukluluğu Leyla Zana üzerinde politik bir tesir bırakmıştır. Eşinin cezaevi sürecinde mücadele eden Zana, basına verdiği demeçler ve hak mücadelesinde bulunan diğer insanlarla kurduğu ilişkiler dahilinde, eşi cezaevinden çıktığında çoktan politik bir figür haline gelmişti. (Bruinessen, 2001: 14) Kendi politikleşme sürecini ise 15 Eylül 2003 tarihli savunma metninde şöyle anlatır;

11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece kişisel sorunlarıyla cebelleşen bir ev kadını olarak uyuyordum. 12 Eylül sabahı tank ve postal sesleriyle uyandığımda, bir başka insan olmanın kıpırtısı vardı yüreğimde. 12 Eylül ve sonrasında gördüğüm işkenceler, beni önce kendime, aileme, çevreme sonra da topluma ve ülkemin sorunlarına duyarlı kıldı. Giderek politize oluyordum. Karakolların, hapishanelerin, sıkıyönetim ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin önünde gördüğüm hakaret, çektiğim acı ve bedenime inen her cop darbesi beni yeniden yaratıyordu. Oysa ben tek başıma hiçbir şeydim. Sadece ve sadece zulümle yüz yüze gelmiş, vahşetle birebir tanışmıştım. Benim ne aşiretim, ne malım mülküm, ne bir partim, ne fabrikalarım, ne de örgütlü bir gücüm vardı. Yalnızca tabularımı yıkmış, korkularımdan kurtulmuş, kendi statükomu kırmıştım. Ezilen, aşağılanan, acı çeken yüreklerin çığlığı olmuştum sadece... (Zana’nın savunma metninden akt. Yılmaz, 2006: 14).

Zana’nın politikleşmesinde, 1980 askeri darbesinden sonra PKK’nin etkisi ve devletin sistematik çıplak şiddeti birçok Kürt’te olduğu gibi onda da doğrudan etkili olmuştur. Köy ve kasabasına yapılan operasyonlar, keyfi tutuklamalar ve bölge halkı üzerindeki baskıların yanı sıra Diyarbakır Cezaevi (özelde 5 Nolu Cezaevi), o dönemde birçok Kürt için karşı şiddeti meşru kılan öğelerdi.

Politikleşme sürecine “vesile” olan Mehdi Zana’nın tutukluluğunun ardından ise Leyla Zana, eşinin akıbetini öğrenmek üzerinden geçirdiği bu süreç içerisinde, Diyarbakır’da birçok kadınla beraber ortak hareket edecektir. Böylece 1980’leri aktivist olarak geçiren Zana, öldürülen kişilerin ailelerini ziyaret edip, ailelerle ortak yol haritaları çizmeye çalışarak aynı zamanda pratik bir süreçle politikleşmişti diyebiliriz. Diyarbakır’da birçok hak ihlalinin olduğu bu dönemde Leyla Zana insanların muhatap olduğu, beraber hareket ettiği bir figür haline geldi.(Bruinessen, 2001: 14-15) Örneğin, Zana için yapılan bir belgesele konuşan kardeşi Bahattin Dağlı, Zana’nın tutsak yakınlarıyla beraber açlık grevine girdiğini ve 32-33 gün açlık grevinde kaldığını aktaracaktır. (Güneş, 2002)

1980 sonrası hak talepleri üzerinden faaliyetler yürüten Zana, 1987’de Diyarbakır’da kurulan İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kurucuları arasında yer aldı. Bir yıl sonra 1988 yılında Yeni Ülke gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başladı. (Aljazeera, 2014) 1991 yılında ise Kürt kadınlarının ilk özgün kadın örgütlenmesi olan Diyarbakır merkezli Yurtsever Kadınlar Derneği’nin (YKD)[7]kurucuları arasında yer aldı. Hak ve kadın temelli iki ana derneğin kurucuları arasında yer alıp, bu organizasyonların tabandan gelen bir ismi olması Zana’nın kendisini “içten” biri olarak kabul ettirmesine ve sahiplenilmesine yol açmıştır.

“Yemin Krizi”ne Giden Yolda Kürt İnkârı

1990’a kadar Türkiye’de parlamenter siyaset içerisinde Kürt milletvekilleri neredeyse her zaman var olmuştur. Ancak bu oluş biçimi, politik ya da kültürel Kürt taleplerinin karşılanması sonucunu beraberinde getirmemiştir. Yeğen’in belirttiği üzere Kürtlerin kavmi mevcudiyetini tanımakta beis görmeyen Osmanlı devlet söylemi ile karşılaştırıldığında, Kürt meselesine ilişkin Cumhuriyet dönemi devlet söylemini “kategorik inkar söylemi” olarak tanımlamak mümkündür. (Yeğen, 2013: 111) Bu “kategorik inkar” söylemi 1990’ların başında hala geçerliliğini koruyordu. Öyle ki 1982 darbe anayasası, Kürt taleplerini doğrudan dile getirecek bir partinin kurulmasını 81. madde ile yasaklamıştı. Bu yasak hali Kürtleri SHP içinde siyaset yapmaya yöneltse de bu dönem çok uzun sürmeyecek ve SHP’den kopan bir grup HEP’i kuracaktır.

SHP’den kopan[8] bazı milletvekillerinin HEP’i kurması, sonrasında yeniden SHP listelerinden meclise seçilmeleri ve SHP’nin hükümet ortağı olması nedeniyle aslında doğrudan hükümetin bir parçası haline gelmeleri cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Ancak bu yazının esas konusu ve yine bu süreçle yakından ilişkili olan bir diğer ilk de kadın ve Kürt bir milletvekilinin parlamentoya girmesidir; ki bu da daha sonraki yıllarda meydan okuyan Kürt kadın siyasetçi geleneğinin başlangıcıdır.[9] 7 Haziran 1990’da kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) bu anlamda cumhuriyet tarihinde legal olarak kurulan ve merkezine Kürt, politik ve kültürel taleplerini alan ilk parti olması nedeniyle önemlidir. (Güneş, 2013) Parti, tüzüğünde kendisini “işçilerin, işsizlerin, köylülerin, memurların, öğretmenlerin, demokrat, sosyal demokrat ve sosyalist aydınların, esnafın, zanaatkârın, baskı ve sömürüye maruz kalan halk kitlelerinin ve demokrasiden yana olan herkesin partisi” olarak tanımlıyordu. (HEP Tüzük, Akt, Güneş, 2013: 292) Sol-popülist bir söyleme sahip bir kitle partisi olarak tasarlanmış olan HEP’in özel olarak kadın meselesine ya da Kürt kadınlarına dair bir gündemi yoktu. Çağlayan’ın belirttiği haliyle 1991 seçimlerinde henüz HEP’te kadınların siyasal temsilini yükseltmeye dönük bir gündem bulunmuyordu.(Çağlayan, 2014:142) Buna karşılık siyasal atmosfer ve halkın tercihli oyları, bu seçimlerde Diyarbakır’dan Leyla Zana gibi popülaritesi günümüze kadar düşmeyen bir parlementerin seçilmesine olanak vermiştir.

Zana’nın popülerleştiği ve Kürt sorununun çehresi olduğu yıllarda kendini var ettiği HEP’in ve Kurdi siyaset geleneğinin onun üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. Dolayısıyla “yemin krizi” olarak addedilen Kürtçe cümlesi, Kürt siyasal geleneğinin Türkiye nezdindeki inkar tarihinden bağımsız değildir. Bu bakımdan 6 Kasım 1991 günü mecliste Zana’nın aldığı tepkiler de tam olarak bu dahil olma arayışına verilen en net inkar cevaplarından biridir.

Zana: “Ez vê Sondê li ser Navê Gelê Kurd û Tirk Dixwîm”

Diyarbakır’dan milletvekili seçilen Zana’nın TBMM’de, milletvekili kabul şartı olan yemin metnini okuması gerekiyordu. 6 Kasım 1991 tarihinde Türkiye siyasi hayatına “yemin krizi” olarak girecek olan bu yemin günü, gerek Zana gerekse Kürt sorununun legal alanda görünür olması bağlamında bir dönüm noktası oldu. Hatip Dicle ile beraber meclisteki yemin töreninde yemini prostesto eden Zana, yeminin sonuna “Ez vê Sondê li ser Navê Gelê Kurd û Tirk Dixwîm” diye Kürtçe bir cümle eklemişti. Hatip Dicle ise ilk yemininde “Ben ve arkadaşlarım bu yemini anayasal baskı altında okuyoruz” ifadesini yemin metninin başına ekledi, ikinci tekrarında ise “anayasanın 81. maddesine göre” ekini yaparak yemin etti. (Demir,2005; Ölmez, 1995) Ancak “krizin” çıkmasına neden olan Zana’nın söylediği Kürtçe cümle ve şüphesiz başındaki saç örgüsü idi.[10]

Kürt sorununa ve bölgedeki çalışmalara dair bir mesaj verilmesi gerektiği daha önce HEP’li milletvekilleri arasında tartışılmıştı. Hatta bu konuda, kimin ne tür bir mesaj vereceği yönünde görev dağılımı bile yapılmıştı. Ancak yemin günü daha önce kararlaştırılan kişilerden bazıları çeşitli gerekçelerle meclise gelmeyince mesaj verme görevi Zana ve Dicle’ye kalmıştı. Bazı SHP’li milletvekilleri Zana’yı vazgeçirmeye çalışıp, hatta Mehdi Zana’yı meclise çağırarak[11] Leyla Zana ile konuşmasını ve vazgeçirmesini istedilerse de Mehdi Zana’nın “Leyla kendisini bilir” demesi ile bu vazgeçirme arayışı son bulmuştur.Yemin sırası Zana’ya geldiğinde Zana başında kesk u zor u zer (yeşil, kırmızı, sarı) renklerden oluşan bir örgüyü saçına bağlayarak kürsüye yürüdü ve o “meşhur” yemini etti. Başındaki örgünün hikayesini Zana özel güncesinde şöyle anlatır:

…Arkadaşlar arasında tartışmalar oldu. Kimisi bu renkleri taşımanın gereksiz olduğunu söylerken, ben ısrarla taşıyacağımı söyledim. Gerekçem gayet açık ve netti. 1989’da özel bir kararname ile bu üç rengin kullanılmasına izin verilmiyor ve yasaklanıyordu. Çobanlar şalvarında bu üç renkten oluşan kuşakları bulundurdukları için dünya kadar işkence görmüş ve bu kuşaklarla dolaştıkları için güvenlik güçleri bir tanesinin boynuna bu kuşağı geçirip uzun süre yerlerde sürüklemişlerdi. Kamyoncular bu renkleri arabalarında kullandıkları zaman günlerce kamyonları trafikten men ediliyordu. En ilginci de seçim çalışmamda tanık olduğum bir düğün idi. Bismil’in bir köyündeydik. Köyde davul zurnalar çalınıyor. Herkes düğünde eğleniyordu. Ben konuşmamı bitirip düğün sahiplerine teşekkür etmek için odaya geçtim. Damadın annesine damat ve gelini tebrik etmek istediğimi bildirdim. Damadın annesi beni gelinin yanına götürdü. Ben gelini kutladıktan sonra, damadın nerede olduğunu sordum. Annesi damadın gittiğini söyledi. O tarihlerde gençliğin büyük bir kesimi gerillaya katılıyordu. Ben de damadın gerillaya katıldığını sanarak ‘Peki bu kızcağızın günahı neydi?’ diye sorduğumda insanlar gülüşmeye başladı. ‘Neden gülüyorsunuz?’ dediğimde oradakilerden biri ‘Damat gerillaya gitmedi ki, özel tim götürdü’ dedi. Ben şaşkındım. Ne diyeceğimi bilemedim. Annesi hemen bu üç renkten oluşan eşarpları kendi elleriyle örerek başıma bağladı. Bana dönerek ’Sen bana söz vereceksin. Bu renkleri yasaklayan parlamentoya böyle gideceksin’ dedi. Ben de Ana’ya söz verdim. Benim hayatıma da mal olsa senin bu isteğini yerine getireceğim dedim (Zana’nın özel arşivinden akt, Yılmaz, 2006: 23)

Bismil’li ananın Zana’dan ricası Türkiye siyasal yaşamında ve uluslararası alanda Zana’nın bir fenomen haline gelmesine ve daha da önemlisi Kürt taleplerinin daha da görünür kılınmasına yol açtı. Devletin en üst düzeyde temsil edildiği bir kurumda henüz “mevcudiyet” düzeyinde bile kabul edilmeyen bir toplumun ulusal renklerinin ulusal dili ile birlikte yer alması hazmedilmesi oldukça güç bir meydan okumaydı. İronik bir biçimde, Kürtlerin varlığını kabul etmeyen bir devletin, üç renkten oluşan bir saç bandının Kürtlerin ulusal renklerini temsil ettiği gerekçesi ile bütün şiddetini ortaya koyması kendi başına Türkiye’deki Kürt sorunun trajik ve aynı zamanda ironik bir göstergesi idi. Zana’nın, güncesinde de aktardığı üzere, o dönemde birçok Kürt gencinin devlete meydan okumak için seçtiği yol olan PKK’ye katılmayı değil de sistemin içinden (kalbinden) devlete meydan okuması (Watts, 2014) ve bunu bir kadın olarak yapması, onu ve açtığı sistem içi meydan okumayı çeyrek asra yayacak bir geleneği başlatan en önemli isimlerden biri haline getirdi.

Yemin günü meclis başkan vekilliği yapan ve Elazığ-Palulu bir Zaza olan Ali Rıza Septioğlu’nun Zana’ya “kızım” diye hitap ederek yemini tekrarlamasını istemesi Türkiye’de Kürt olmanın iki hali olarak okunabilir. Erkeklerden teşekkül eden meclisin bir bütün olarak uyguladıkları şiddet onun kalabalık ve ayaklanmış erkekler arasından “tedirgin ve muzaffer” bir edayla sırasına geçmesine engel olamamıştı. 7 Kasım 1991 sabahı ana akım Türk medyasındaki birçok gazete manşetten veya sür manşetten “yemin krizi”ni bir tür linç ayinine çevirecekti. Tercüman gazetesi sürmanşet, manşet ve alt başlıklarında; “Bu rezalete, bu bölücülük kepazeliğine son verilmelidir, “TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR”, “Mecliste Türküm demeyenlere yer yok”, “Millet bölücüleri lanetliyor” yönünde birden fazla mesaj verirken (7 Kasım 1991, Tercüman); Milliyet gazetesi “Mecliste HEP rezaleti” başlığıyla (7 Kasım 1991, Milliyet) rezalet ifadesini kullanmakla yetinmişti. En itidalli başlığı atan Cumhuriyet gazetesi “Kürtçe Krizi”, başlığının altında Erdal İnönü’nün “İnönü; Bunlar Bizden Değil” (7 Kasım 1991, Cumhuriyet) açıklamasına yer verecekti. Cumhuriyet tarihi boyunca itina ile işlenen ve ne yazık ki Türk feminist kadın hareketine de sirayet eden “köylü, cahil, doğulu, kurban, vahşi, egzotik” gibi imgelerle birlikte okunan Kürt kadın imgesi[12] Zana tarafından meclis kürsüsünde yıkılmıştı. Bu bakımdan genelde Kürtlere, özelde ise Kürt kadınına dair yukarıda bahsedilen imaj, daha çok Türkçe okuyup yazamamakla, iyi Türkçe konuşamamakla, kentli olamamakla ve nihayet Kürtlükte ısrarla özdeşleşen bir imaj yakıştırmasıdır. Nitekim Zana için de sık sık ve özellikle medyada, okuma yazma bilmemesi ve Türkçe konuşamaması (en azından “kötü” bir aksanla konuşması) gibi belirlemeler üzerinden bahsedilen imaj yeniden üretilmektedir. Zana, tam da yakıştırılan bu imaj setini meclis kürsüsünden Kürtçe mesaj vererek yerinden etmiştir. Denilebilir ki Leyla Zana, 72 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca içerisine koyulduğu kavram setinin dışına çıkamayan madun Kürt kadınını konuşturarak, gittikçe yaygınlaşacak bu sesi ilk çıkaran kişilerden olmuştur.

Zana, 1980’lerin ilk yarısından itibaren 1990’lar boyunca kitleselleşerek devam edecek Kürt kadınlarının farklı alanlardaki meydan okuma pratiklerinin legal alanını temsil ediyordu. 12 Eylül’den sonra cezaevlerindeki Kürt kadınlarının direnişi, devamında birçok Kürt kadının gerillaya katılmasına[13] koşut legal alanda da Kürt kadın dernek ve benzeri kurumsal girişimler söz konusu idi. Dernek (Yurtsever Kadınlar Derneği), grup (Bağımsız Kürt Kadınlar Grubu) ya da dergi çevreleri (Roza, Jûjîn, Jin û Jiyan) biçiminde örgütlenen kadın hareketi dönemin kitlesel kent protestolarından (Serhildan) da besleniyordu. (Bazan, 2017: 3) Öyle ki serhildanların merkezinde de kadınlar yer almaktaydı. (Güneş, 2015; Çağlayan, 2014) Kadın meselesi legal Kürt siyasetinin gündemine ve programına girdiğinde Leyla Zana cezaevinde olacaktı. (HADEP Program, 1994: 12)

Yemin krizi ile başlayan meclis içi sancılı süreç, Temmuz 1993’te HEP’in kapatılmasına ve devamında HEP’in halefi olarak kurulan Demokrasi Partisi’nin (DEP) kapatılmasına ve milletvekillerinin tutuklanmasına kadar devam edecekti. 2 Mayıs 1994 günü mecliste Leyla Zana, Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan’ın milletvekilliklerinin düşürülmesi için oylama yapıldı. Bu durumu protesto eden Zana, Dicle ve Doğan mecliste oturma eylemi yaparak meclisten ayrılmayacaklarını belirttiler. 4 Mart günü kolluk kuvvetlerinin meclise girmesi ve üç milletvekilini zorla alıkoyması üzerine süreç yargıya taşındı ve 13 günlük sorgulamanın ardından Zana, Dicle ve Doğan tutuklandı. 8 Aralık 1994’te Zana, Dicle, Doğan ve Sadak Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından “PKK talimatları doğrultusunda bölücü faaliyet yürüttükleri” iddiasıyla 15 yıl hapis cezasına mahkum edildiler. Bu karar 26 Ekim 1995’te Yargıtay tarafından da onandı. 8 Aralık 1994’te Ankara Ulucanlar Cezaevine gönderilen Zana 2004 yılında tahliye olana kadar 10 yıllık bir mahkûmiyet süreci yaşadı. Zana cezanın verildiği 8 Aralık günü için şunları aktaracaktır:

Hiç unutmuyorum, 8 Aralık 1994 tarihli karar duruşmasında, sayın mahkeme başkanı, son sözlerimiz alındıktan sonra, notlarına uzanarak; “Şimdiye kadar siz konuştunuz artık konuşma sırası bizde” demişti. Bunu söylerken neler hissettiğini tahmin etmek zor değildi. Yargıçlık sınırını aşan bu yaklaşımın nelerden beslendiğini de kuşkusuz tahmin edebiliyorduk. Bu nedenle, o tutumu çok iyi anlamış ve anlayışla karşılama nezaketinde bulunmuştuk. Aylarca hatta yıllarca süren karalama kampanyaları, asılsız suçlamalar, iddia ve söylentilerin etkileri hem siyasal hem de sosyal yaşama damgasını vurmuştu. Yasama, yürütme ve yargı kavramları demokrasiyi, yargı tarafsızlık ve bağımsızlığını, şiddete dayanmayan özgür düşünceyi ve barışı zehirleyen bir baldıran kokteyline dönüşmüştü. (Zana savunma metninden Akt. Yılmaz 2006: 47)

Zana’nın dile getirdiği şekli ile cezaevine giden yolda devlet tarafından HEP’lilerin tutuklanması için bir çok argüman üretilmiş ve nihayetinde tutuklanmışlardı. Fakat Zana’nın da vurguladığı üzere dünya kamuoyunda milletvekillerinin tutuklanma haberi özgür düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilip çokça da tepki dile getirilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı’nın eşi Danielle Mitterand, 5 Eylül 1994 tarihinde Leyla Zana’ya gönderdiği mektupta şunlara yer verecektir:

Senin demokrasiye olan inancın ve halkının yüz yüze olduğu ciddi problemlere politik çözümler arayışın Batı demokrasilerindeki kamuoyunda sempati yaratacaktır. Daha şimdiden Avrupa’daki en popüler Kürt kadını sensin (…) Türkiye senin aleyhine verdiği hükümle ağır bir bedel ödeme yükü altına girmiştir”. (Yılmaz, 2006: 27)

Böylelikle Paris’te bir sokağa Zana’nın adı verilmiş ve Avrupa’nın birçok yerinde Zana’ya özgürlük için imza kampanyaları başlatılmıştır. 1995 ve 1998 yıllarında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Zana, 1995’te Avrupa Parlemontosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü almıştır. Törene kendisi katılamadığı için yerine ödülü eşi Mehdi Zana almıştır. Kuşkusuz ki Zana ve arkadaşlarının tutuklanması hadisesi dünya kamuoyunda çokça ses getirmiş, Kürt sorununun geniş çevrelerce bilinmesine ve tartışılmasına vesile olmuştur. Avrupa siyasetinin, Türkiye ile siyasi dengeyi bozmadan[14] Zana ile ilgili kampanyalar yapması ve Zana’yı görünür kılma çabaları hem Kürt siyaseti hem de dünya siyasetindeki isimler tarafından eleştirilse de Kürt sorununun gündemleşmesinde büyük rol oynamıştır.

Zana’nın tutukluluğu Kürt toplumu üzerinde de derin etkiler bırakmıştır. Yemin krizi ve sonrasında gelen tutukluluk onu legal alan Kürt “direniş” alanının sembolü haline getirmiştir. Kendi temsilini Zana’da gören Kürtler, Zana’yı sadece bir parlementer olarak görmeyip 1990’ların direniş sembolü olarak da kodlamışlardır. Zana’nın mücadeleye başladığı ilk andan itibaren Kürt tabanı ile aynı süreçleri yaşamış olması ve bu süreçlerin ortaya çıkardığı bir meydan okumayı Kürt sorununun kökenlerinin dal verdiği mekanda yapması onu yıllar boyunca -özellikle de kadınlar nezdinde- Kürt siyasetinin en bilindik simalarından biri haline getirdi.

Bu nedenle Zana geçirdiği hapis sürecini bir “ceza” olarak değil ödenmesi gereken bir barış bedeli olarak düşünecektir. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Bill Clinton’ın, Türkiye ile görüşmesinde Zana’nın tutukluluğunu gündeme alacağı haberleri doğrultusunda hapishanedeyken yazdığı mektupta tutukluluğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “…Arzetmeye çalıştığım nedenlerle, cezaevinde olmak barış, kardeşlik ve demokratik Türkiye oluşturmak için ödenmesi gerekli, ertelenemez ve kaçınılmaz bir bedeldir. Bu bedeli ödemekten mutluluk ve onur duyuyorum”. (Zana’nın özel arşivinden akt, Yılmaz, 2006: 28) Yine Zana için yapılan belgeselde konuşan avukat Eren Keskin; Zana’nın istemesi halinde sağlık koşullarından ötürü tahliye başvurusunda bulunabileceğini ve tahliye de olabileceğini ama Zana’nın bu talebin Türkiye tarafından kullanılacağı ve diğer binlerce hasta tutuklu varken doğru olmadığını düşünerek böyle bir talepte bulunmadığını dile getirecektir. (Güneş, 2002)

Zana ve arkadaşları 10 yıllık bir mahkûmiyet sonrası 2004 yılında tahliye oldular. Çıktıktan sonra Kürdistan’ın birçok yerini dolaşan Zana ve arkadaşları, Zana’nın ismi “önde” olacak şekilde anıldı. Zana’nın kadın kimliği ve 13 yıl öncesinde meclisteki yemini onu diğer vekillerden ayıran bir noktaya koyuyordu. Genelde Kürt toplumu özelde Kürt kadınları için bir direniş figürü olan Zana cezaevi sonrasında da toplumsal barış için mücadele etmeye devam etti. 2005 yılında, birlikte tutuklandığı arkadaşı Orhan Doğan ile beraber Demokratik Toplum Hareketi’nin (DTH) kurucuları arasında yer aldı. 1994 yılında DEP’in kapatılmasıyla beraber meclis siyaseti içerisinde yer almayan Kürt Hareketi, DTH oluşumu ile beraber yeni bir Kurdi parti örgütleme sürecine başladı. 2005 yılında Gordion Otel’de eski HEP milletvekillerinin düzenlediği basın açıklaması ile bu yeni oluşumun startı verildi. DTH’nin basın metnini okuyan Zana şunları dile getirmiştir:

…İşte bu nedenle siyasette eski, yasaklı ve belki de bir zamanların ‘öcü yüzleri’ olarak demokrasi ve barışa içtenlikle hizmet etmek istiyoruz. Siyasette yaşanan boşluk, dağınıklık ve parçalı görünüme son vermek arzusundayız. Demokratik ve özgür bireyi yaratmadan demokratik toplumu, demokratik toplumu yaratmadan devletin demokrasiye duyarlı kılınamayacağı inancındayız. Bu amaçla demokratik toplum hareketini başlatıyoruz.[15]

Metnin içerisinden Zana’ya dair bir analiz çıkarmak gerekirse Zana’nın da kendi dahiliyetini ortaya koyduğu bu basın metninde, demokrasi ve barış mücadelesini kendi direniş mücadelesinde hala en önde tuttuğu ve bunun için mücadele edeceğini belirttiği anlaşılacaktır. DTH barışçıl bir misyon yüklenerek yaptığı ilk çağrılardan biri, iki taraflı olarak bir ateşkes sürecinin başlatılması gerektiği çağrısı olmuştur. Fakat bu çağrılara kulak vermek bir yana, DTH’nin dönüştürüldüğü Demokratik Toplum Partisi 2009 yılında İspanya’daki Herri Batasuna partisi ile benzerlikler gösterdiği iddiası ile kapatıldı. (Ersanlı, Özdoğan, 2012: 28) Böylelikle Zana’nın şimdiye kadar üyesi olduğu bütün Kurdi siyasi partiler de sırası ile kapatılmış oldu.

DTP’nin kapatılmasından sonra kurulan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) 2011 seçimlerinde bağımsız adayları destekleyerek seçim faaliyetleri yürüttü. Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili adayı olan Zana, 20 yıl sonra meclise tekrar döndü. Zana’nın bu dönüşü ve yemini “krizsiz” okuması, Kürt sorununun bugünkü şartlardan azade olacak şekilde, iktidar partisi tarafından dillendirilen “Kürt sorunu benim sorunumdur” söylemlerinin etkisi ile açıklanabilir. Keza Zana verdiği bir röportajda sorunu çözebilecek muhatapları (Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan) işaret etmiş ve buna inandığını beyan etmiştir. (Hürriyet, 14. 06. 2012) Kürt sorunu için “çözüm süreci” olarak ifade edilenlerin bir ön aşaması olan bu süreçte, Zana dönemin başbakanı ile görüşmüş ve “çözüm” süreci içerisinde meselenin aktörlerinden biri olmuştur. PKK ile devlet arasındaki çatışmasızlık sürecinin sona ermesi ve Kürt sorununun “1990’lar ile kıyaslanır” hale gelmesi, Zana’nın 2015’te Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ağrı milletvekili olarak girdiği meclisteki yeminini 1990’lara götürmüştür. 2011 seçimlerinde yemini “sorunsuz” okuyan Zana, 2015 seçimlerinde tekrar yeminine bir Kürtçe cümle eklemiştir: “Bi Hêvîya Aşitîkî Birûmet û Mayînde.”[16]Bu bakımdan 1991’deki krizden sonra yemini “sorunsuz” tekrarlayan Zana, 2015’te meclis başkanının yemini tekrar etmeniz gerekiyor diye ‘kibarca’ uyarısı üzerine yemini tekrar etmemiştir. Böylece, Zana’nın yemini geçersiz sayılmış ve vekilliğinin düşürülmesi için meclis tarafından yasal süreç başlatılmıştır. (Diken, 13.10.2017)

Sonuç Yerine

Zana hem yaşam hikâyesi hem de politik olarak temsil ettiği durum itibarıyla Türkiye siyasetinde birçok ‘ezberin’ bozulmasını sağlayan bir Kürt kadındır. Kategorik bir inkar meselesine dönüşen Kürt sorununa, sorunun kalbinden (meclisten) meydan okuması sonrasında 10 yıllık gibi bir hapis cezasına tabi tutulması, Zana’yı Kürtler nezdinde legal siyaset alanının en popüler ve etkin bir direniş sembolü haline getirdi. Zana’nın sınıfsal, cinsel ve kimliksel olarak meclis profiline çok zıt düşen bir noktada olması ona hem ödenmesi gereken bir “barış bedelini” yaşattı hem de hiç kuşkusuz ki Kürt siyasetini diğer etkenlerle beraber bir üst noktaya taşıdı. 1990’ların direnen ve “kurban” edilmeye çalışılan kadın imgelemi 2015’teki meclis konuşmasına bakıldığında, direnen ve “kazanan” bir kadın kimliği ile karşımıza çıkmaktadır. Bu kazanımlar Zana ile başlayan ve siyasette Kürt kadın temsiliyetinden, dünya gündeminde Kürt sorununun yer edinmesine kadar geniş bir sorunlar alanının “yıkılmasının” vesilesi olarak görülebilir.

Kürdistan coğrafyasında çeyrek asırlık bir kadın ve kimlik sorgulamasının görünen çehresi olan Zana’nın yaşamı, hayatının her alanında Kürt meselesi ile paralel ilerlemiştir denebilir. 1980’ler, 1990’lar ve en nihayetinde 2000’ler Zana’nın bu eşgüdümlü ilerleyen hikayesiyle devam etmektedir. Tıpkı, 2015 günü meclisteki yeminine eklediği “onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla” cümlesindeki, Zana’nın yıllarını verdiği Kürt sorununun çözümü meselesinde en başından beri odak eylediği barış söyleminin, aynı gün yani 17 Kasım 2015 günü meclis tutanaklarına “X” olarak geçmesi gibi. Son söz olarak bu yazıyı, Zana’nın kendini “Küçük Kara Balık” hikayesindeki balığa benzeterek anlattığı 13 Aralık 1997 yılında Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan yazısıyla bitirmek, bu hikayenin ufak bir özeti olacaktır:

…kırmızı, sarı, yeşil, mavi, turuncu ve beyaz renk renk balık izindedir küçük kara efsanenin. Çünkü, o özgür bir dünya için, küçücük dünyaları ve her şeyden önce kendi dünyasını darmadağın ve yerle bir etmiştir. (Akt. Yılmaz, 2006: 4)

Kaynakça
Alınak, Mahmut. (1996). HEP, DEP ve DEVLET: Parlamento’dan 9.Koğuşa, İstanbul:Kaynak Yayınları.
Alış, Ahmet. (2012) “Kürt Etnobölgesel Hareketinin Doğuşu, Kitleselleşme Süreci ve Türkiye İşçi Partisi.” Türkiye Siyasetinde Kürtler, Direniş, Hak Arayışı ve Katılım. (Der. Büşra Ersanlı ve diğerleri). İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 57-92
Bozkurt, Hatice &Kaya, Özlem. (2015). “Fotoğrafı Kaldırmak” Eşi Zorla Kaybedilen Kadınların Hikayeleri. İstanbul: Hakikat Adalet ve Hafıza Çalışmaları Derneği Yayınları.
Bruinessen, Martin Van. (2001).“From Adela Khanum to Leyla Zana: Women as political Leaders in Kurdish History.” in Women of a Non-StateNation. Sharrzad Mojab (Ed.). California: Mazda Publishers, Costa Mesa.
Çağlayan, Handan. (2014).Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar - Kürt Hareketinde Kadınlar ve Kadın Kimliğinin Oluşumu, İstanbul: İletişim Yayınları.
Çağlayan, Handan. (2013) Kürt Kadınların Penceresinde: Resmi Kimlik Politikaları, Milliyetçilik, BarışMücadelesi. İstanbul: İletişim Yayınları.
Demir, Eyyüp (2005). Yasal Kürtler. İstanbul: Tevn Yayınları.
Ersanlı, Büşra & Özdoğan, Göksu, G. (2012). “Kürtlerin Türkiye’de Yakın Dönem SiyasiTemsiliyetleri.” Türkiye Siyasetinde Kürtler, Direniş, Hak Arayışı ve Katılım. (Der. Büşra Ersanlı ve diğerleri). İstanbul: İletişim Yayınları. ss. 17-58.
Galletti, Mirella.(2001). “Western images of Women’s Role in Kurdish Society.” in Women of a Non-State Nation. Sharrzad Mojab (Ed.). California: Mazda Publishers, Costa Mesa.
Güneş, Cengiz. (2015).“Serhildanlar ve Kitleselleşen Kürt Direnişi.” Doksanlarda Kürtler ve Kürdistan, (Der. A. Işık ve diğerleri). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, ss. 63-67.
Güneş, Cengiz. (2013). Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi, Direnişin Söylemi.Ankara: Dipnot Yayınları.
HADEP Program. (1994). Ankara: Yayınevi belirtilmemiş.
Ölmez, Osman. (1995). Türkiye Siyasetinde DEP Depremi. Ankara. Doruk Yayınları.
Watts, Nicole F. (2014) Sandıkla Meydan Okumak: Türkiye’de Kürtlerin Siyasi Yolculuğu. İstanbul: İletişim Yayınları.
Yeğen, Mesut. (2013) Devlet Söyleminde Kürt Sorunu. İstanbul: İletişim Yayınları.
Elektronik Kaynaklar[17]
Aljazeera (08.05.2014). “Portre: Leyla Zana.”http://www.aljazeera.com.tr/portre/portre-leyla-zana (Erişim Tarihi: 10.09.2017).
Barikat Dergisi (1992). “Kapatılan Demokratik Kitle Örgütleri Tartışıyor: Esas Amaç, Örgütsüz, Duyarsız BirToplum Yaratmak.” Sayı, 5. Online erişim: http://www.barikatlar.de/barikat/birincibar/5/dko.htm (Erişim Tarihi: 01.09.2017).
Bazan, Azizoğlu, Münevver. (2017). Türkiye’deki Kadın Hareketlerinin Farklı Şehirlerde Karşılaştırılması. http://www.fb12.unibremen.de/filead.in/Arbeitsgebiete/interkult/Publikationen/III.2.B.Azizoglu_BazanTR.pdf (Erişim Tarihi:15.09.2017).
Diken (13.10.2017). “Sıra HDP’li Zana’da: Vekilliğinin düşürülmesi talebi gelecek hafta mecliste.” http://www.diken.com.tr/sira-hdpli-zanada-vekilliginin-dusurulmesi-talebi-gelecekhafta-mecliste/ (Erişim: 15. 10. 2017).
Güneş, Kudret. (2002). Leyla Zana. Documentary Film. France: Arte film http://www.dailymotion.com/video/xy0r7n (25.08.2017).
Hürriyet (22.10. 2004). “Eski DEP’lilerden demokratik toplum hareketi.” http://www.hurriyet.com.tr/eski deplilerden-demokratik-toplum-hareketi-266981. (Erişim Tarihi: 09.10.2017).
Hürriyet (14.06.2012). “İnanıyorum bu işi Erdoğan çözer.” http://www.hurriyet.com.tr/inaniyorum-bu-isi erdogan-cozer-20756906 (10.10.2017).
Mynet (17.11. 2015). Meclis tarihine geçen yemin krizleri, http://www.mynet.com/haber/politika/meclis-tarihine gecen-yemin-krizleri-2189193-1 (Erişim Tarihi: 10. 09. 2017).
Yalçın-Heckman, Lale. (1999). “Kürt Kadınlarının İmajı-Bazı Eleştirel Değerlendirmeler.” http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/2861/kurt-kadinlarinin-imaji-bazi elestirel-degerlendirmeler#.WeUNxtO0PIU (Erişim Tarihi: 08.09.2017).
Yılmaz, Arzu. (2006). Siyaset ve Kadın Kimliği: Leyla Zana. Yüksek Lisans Dönem Projesi. Erişim: acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/3324/4180.pdf (Erişim Tarihi: 08.09.2017).

Dipnotlar
[1] “Ez vê sondê li ser navê gele kurd û tirk dixwîm.” Türkçesi: “Bu yemini Kürt ve Türk halklarının kardeşliği adına ediyorum”.
[2]Kürdistan coğrafyasında Leyla Zana’ya duyulan sevgi, onu bir tür mücadele simgesi haline getirmiştir. Adına şarkılar bestelenmiş, birçok Kürt ailesi kız çocuklarına Leyla adını koymuştur.
[3] Dağlı, Leyla Zana’nın zorla evlendirilene kadar kullandığı soyadıdır.
[4] Arzu Yılmaz, mülakat aldığı kişilerin isimlerinin kullanılmaması istekleri üzerine bu kişileri kodlamıştır. Ayrıca Yılmaz, bu kadınların Kürt Kadın Hareketi aktivisti olduğunu belirtmektedir.
[5] Leyla Dağlı, 14 yaşında kendisinden 20 yaş büyük teyzesinin oğlu Mehdi Zana ile evlendirilmiştir. TİP ve DDKO içerisinde faaliyetler yürüten Mehdi Zana, 1977’te bağımsız aday olarak kazandığı Diyarbakır Belediye Başkanlığı sonrasında 1980 askeri darbesi ile tutuklanmış ve kesintili olarak 16 yıl hapis cezası yatmıştır.
[6] 1990’larda bir devlet politikası olarak uygulanan zorla kaybetmeler ve “faili meçhul” cinayetlerin kurbanları en fazla erkekler olmuştur. Zorla kaybedilen yakınlarını aramaya başlayan kadınlar devlet-erkek şiddetiyle ilk kez bu kadar yakından muhatap olmuş, kendileri de bu kaybetme süreçlerinin bir aktörü, mağduru haline gelmişlerdir. Karakol-mahkeme-cezaevi arasında devam eden bu süreçte birçok işkenceye ve tacize maruz kalan kadınlar bu şiddete karşı Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri gibi mücadele, dayanışma alanları örgütlemiş, insan hakları kuruluşlarında, Kürt legal partilerde aktivistlik yapmaya başlamışlardır. Çocuklarını arayan birçok anne, anne kimliği üzerinden politikleşirken bu kimliğin de sınırlarını sorgulayarak yeniden tanımlamaya başlamış ve kendi sahip oldukları kimlikleri kamusal alanda bir direniş alanına çevirerek politik bir alana evriltmişlerdir. Bu süreçte maruz kalınan “devlet şiddeti” geleneksel kadınlık rollerini de sorgulatıp kadınları “evlerinin dışına” çıkmaya zorlamasıyla Kürt sorununu da gündemlerine getirmiştir. Böylelikle “erkek şiddeti” ataerkil kodlarını sorgulatmaya yöneltmiş ve bu noktada da söz konusu şiddet biçimi paradoksal olarak bir bilinçlenmeye yol açmıştır (Bozkurt ve Kaya, 2015). Kürt Kadın Kimliğinin oluşumu ile ilgili ayrıca Bkz. Yalçın-Heckman, 1999; Çağlayan, 2014.
[7] 1991’de Diyarbakır’da kurulan ilk Kürt kadın derneği olan YKD bir yıl sonra birçok demokratik kitle örgütü ile beraber kapatılmıştır. İlk Kürt kadın derneği olmasına rağmen derneğin çalışmalarına ve programına dair herhangi bir çalışma bulamadık. Görüştüğümüz Kürt Kadın Hareketi aktivistleri arşivlerin kaybedilmiş ya da zorunlu olarak “yok edilmiş” olabileceğini belirtti. Fakat 1992’de Barikat dergisinin 5. sayısında yayınlanmış bir röportajda YKD aktivisti bir kadın şunları belirtmiştir: “YKD’nin temel çalışması ya da hedefleri arasında başta Kürdistanlı kadınlar olmak üzere devrimci yurtsever ilerici kadın kesimine ulaşmak onları örgütlemek - bilinçlendirmek, toplumsal mücadeleye devrimci mücadele arenasına katmaktır. Yalnız özellikle görevlerimiz arasında Kürt kadını ve özellikle metropollerde bulunan Kürt kadınını örgütlemek çabamız var. Temel görevlerimiz arasında bu bulunmaktadır.” Röportajın tamamı için bkz. Barikat Dergisi, 1992.
[8] 1983 yılında darbe anayasasının 81.maddesi gereği Kürt muhtevalı bir partinin kurulması ve faaliyet açıkça yasaklanıyordu. Bunun üzerine Sosyal Demokrat Halkçı Parti listesinden 1987 Genel Seçimlerinde listelere giren Ahmet Türk, İbrahim Aksoy gibi bir grup Kürt milletvekili meclise girme hakkı kazandı. SHP’nin sosyalist, demokratik bir tabana hitap etmesi açıktan siyasi faaliyet yürütemeyen Kürt toplumu için birinci alternatif haline geldi. Fakat hem parti içindeki sağ kanadın Kürt söylemlerinin öne çıkmasından “rahatsız olması” hem de 1989 yılında 7 SHP’li Kürt parlamenterin Paris’te düzenlenen bir Kürt konferansına katılmasını eleştiren SHP yönetimi, 17 Kasım 1989’da parti suçu işledikleri ve ülkeyi bölme amacıyla faaliyet yürüttükleri gerekçesi ile onları partiden ihraç etti. SHP’den ayrılan bir grup Kürt milletvekili ve Türk sosyalist hareketinden isimler Yeni Demokratik Oluşum (YDO) adı verilen bir platform kurdular ve nihayetinde 7 Haziran 1990’da HEP’in ilanı gerçekleşti. Bu konuda ayrıntılı iki çalışma için Bkz. Demir, 2005; Ölmez, 1995.
[9]1960 ile 1990 arasında legal alanda faaliyet yürüten çok az bağımsız (Türk solundan) sayıda Kürt örgütlenmesi vardı ve kadın örgütlenmesi ya da siyasal alanda Kürt kadının yeri ise neredeyse yok gibiydi. TİP’nin Kürdistan’daki 1596 resmi üyesinin tamamını erkekler oluşturuyordu. (Alış, 2012) Bu anlamda partiye üye olmak ile kadının politikleşmesi arasında doğrudan bir ilişki kurmak yanlış olsa da dönemin sol siyasi anlayışının kadınların siyaset alanında yer almaları, söylem ve politika üretmeleri konusunda oldukça muhafazakar ve erkek egemen bir noktada durduğu söylenebilir. Bu döneme ilişkin olarak bir istisna Devrimci Doğu Kültür Ocakları’dır (DDKO). DDKO içerisinde kurulan Devrimci Demokrat Kadınlar Derneği (DDKD) ise anadilde eğitim, yoksullukla mücadele gibi konular etrafında Kürt kadınları da örgütlemeyi hedeflemiştir. Kimliksel bir iddia ile yolan çıkan DDKO’nun özgün bir kadın örgütlenmesine sahip olması en azından bu konuya dair çalışmaları yapması ve diğer sol-sosyalist örgütlere nazaran anadil gibi asli olarak kadınların sorunu olan bir meseleyi gündeme getirmesiyle, bu noktada kafalardaki erkek siyaset algısını kırmaya yardımcı olacak unsurlardan biri olarak değerlendirilebilir.
[10]Aynı gün meclisteki yemin töreninde, Doğruyol Partisi Erzurum milletvekili Aldülmelik Fırat, yeminine başlamadan önce, “27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra bu yemini ediyorum” diyerek sözlerine başlayınca meclis kürsülerinden Zana’nınki kadar olmasa da protesto sesleri yükselmişti. Fırat, Şeyh Said torunu olup, 27 Mayıs’ta tutuklanmış, merkez sağ siyaset içinde yer alan biriydi. Yine aynı gün Refah Partisi Van milletvekili de yeminin başına “anayasa 81. madde” ifadesini eklemiş ve benzer şekilde mecliste gerilime neden olmuştu. Cumhuriyet tarihinde 1991’den sonra iki yemin “krizi” daha yaşanacaktı. Biri 1999 yılında Fazilet Partisi milletvekili olarak meclise giren Merve Kavakçı’nın türbanlı bir şekilde meclis kürsüsüne çıkması ile karşılaştığı linç girişiminin ardından meclisi terk etmesidir. Diğeri ise “kriz” ifadesinin esas “sahibi” olan Leyla Zana’nın 2015’te Ağrı milletvekili seçildiğinde ettiği ve kabul edilmeyen yeminidir (Mynet, 17 Kasım 2015).
[11] Leyla Zana Diyarbakır’dan oldukça yüksek bir oy oranı ile meclise gelmişti. Uzun yıllardır siyaset alanının içinde aktivistlik ve hak savunuculuğu yapıyordu. Politik kararlarının bilincinde idi. SHP’lilerin Zana’yı vazgeçirmek için “kocasını” çağırmaları, kadının siyasal alandaki varlığının hala erkek üzerinden şekillendiği ve kadının politik bir özne olsa bile “kocasından” bağımsız düşünemeyeceği veyahut düşünse bile yanlış karar alacağına gönderme yapan klasik erkeklik halinin siyaset içindeki görünümüdür.
[12]Handan Çağlayan “Kürt Kadınların Penceresinden” isimli kitabında yer alan “Doğu Kadını”, “Kurban Kadın”, “Özgür Kadın” gibi kavramları Zana örneği üzerinden tartışmıştır. Doğu’ya olumsuz anlamlar yüklenmesini mümkün kılan yapıların, bizzat bu olumsuz anlamları yükleyen aktörler tarafından sisteme entegre edilerek yaşatıldıklarını söylemenin yanlış olmayacağını vurgulayan Çağlayan, bu imgelemden kuşkusuz ki Kürt kadınlarının da “nasibini” aldığını belirtecektir. Diğer yandan, Kürt kadınlarının kamusal alanda görünür olmalarının önünde, Zana’nın da karşısına çıkarılan resmi dil ve kimlik politikalarının etkisi olduğunu ve bu etkinin “Doğu’nun geri kalmışlığı” ile açıklandığı düşünülür. Kadınlar ve kadın hareketleri tarafından da yeniden üretilen bu imgelem Zana şahsında da kendisini göstermiştir. Çağlayan kitabın ana sonucunu ise Kürt kadınlarının eğitilmesi gereken kimseler olduğu tespitiyle noktalayacaktır (Çağlayan, 2013: 45-63). Bu değerlendirmeler ile ilişkili olarak Ayşe Kulin, Bir gün (2005) isimli romanında Zana’nın hayatını yazmak istemiş Zana’nın bunu kabul etmemesi üzerine kendi hayal dünyasından bir Kürt kadın olarak Zana’yı yaratmıştır. Roman’da Zana’yı kitapta benzeştirdiği karakter olan Zeliha, “köylü, cahil” tiplemesidir. Bu açıdan teşhis cahil olunca haliyle tedavisi de “eğitim” olacaktır.
[13] 1980’li yılların ikinci yarısı ve 1990’larda PKK içindeki kadın örgütlenmesi için Bkz. Galletti, 2001.
[14] Fransa Cumhurbaşkanının eşi Daniel Mitterand 18 Ocak 1996 günü Hürriyet gazetesindeki röportajında Zana’ya verilen Sakharov ödülünü için şu ifadelerde bulunur:“Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girişini onaylayan Avrupa Parlemontusu Leyla Zana’ya verdiği Sakharov ödülü ile Kürtlerin ağzına bir parmak bal çaldı.” (Akt. Alınak, 1996: 44).
[15] Basın metninin tamamı için bkz.Hürriyet, 22.10.2004.
[16]Türkçesi: “Onurlu ve Kalıcı Bir Barış Umuduyla.”

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin